Kendi Doğum Gününde Şemseddin Sami’nin Politik Görüşlerinin Bir İrdelemesi

Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış ve onu bilmemizin asıl sebebi edebiyat alanında yazdığı metinler olan Şemseddin Sami, asla ilk edebî roman diye otomatikleşerek ezberlediğimiz Taaşuk-ı Talat ve Fitnat  veya ilk kapsamlı sözlük Kamus-ı Türki adlı eseriyle sınırlanamaz.

Arnavut kökenli olmasından ötürü Arnavutça ve Türkçenin yanında Fransızca, İtalyanca, Arapça ve Farsça’yı bilmesi de bizlere aydın bir kişilik olma konusunda kendisinin Osmanlı basın ve  fikir hayatında ne denli etkili olabileceğini gösterir.

19.yy.da Avrupa’da yaşanmış olayların bir yansıması olarak Türk düşün hayatında yankı bulacak olan fikirler, Kanun-i Esasi ile birlikte özgürlük denebilecek bir döneme giriş yapılmasının etkisiyle birlikte Şemseddin Sami de gazete ve yazın işleriyle ilgilenen birisi olduğundan bu konulardan söz edebilme şansını elde edecektir.

1844 ve 1848 devrimlerinin yanı sıra 1870’de yaşanacak olan Prusya-Fransa savaşı sırasında meydana gelecek bir başkaldırı ile hayat bulan Paris Komünü deneyimi de şüphesiz tüm yaşananlara karşı kayıtsız kalınamayacağını bizlere gösteren asıl nokta olmuştur.

Zira günümüzde dahi bir komünizm pratiğinden söz edilecek olduğu zaman başvurulacak deneyimler gözden geçirildiğinde pek çok örnek bizlere sıkıntılı gelebilir veya eksik bir nokta teşkil ediyor gibi görünebilir. Ama kısa süreli ömrünün yanında Paris Komünü, tarih içinde yerini kendini tam bir komünizm fikrinin başarılı örneği olarak ikâme ettirecektir.

Bu yaşananları göz önünde bulundurarak Şemseddin Sami’nin 1878 yılında Tercüman-ı Şark adlı gazeteyi devraldığı 10 Haziran tarihine gelebiliriz.

Şemseddin Sami, gazeteyi devraldığı zaman yayımlanan ilk sayının baş makalesi olarak bulunan yazı şu başlığı taşır: “Sosyalizm – İştirâki Emvâl”

Derinlemesine bir fikir sahibi veya kelime haznesine sahip olmadan böyle bir ifadeyle karşılaşacak olursak Sami’nin “İştiraki Emval” sözüyle “Sosyalizm” ifadesinin o dönem dil şartlarına uygun bir şekilde türkçeleştirilmiş hâlini kastettiğini düşünmemiz normaldir. Ama şöyle bir nokta var ki “İştiraki Emval” kelimesinin anlamı “malların ortaklığı” demektir. Sami’nin kendi ifadesiyle söylecek olursak, komünizmdir.

Ama bu noktada dahi Sami’nin yazdığından çıkartılacak nokta şu olabilir: Sosyalizm ve komünizm iki ayrı düşünce akımı/politik düşüncedir ve bunların birbiriyle ilişkisi ya da ayrıldığı noktalar üzerine düşüncelerini bize aktaracaktır. Birbirinden ayrıldığı noktalar olduğunu evet kendisi bize söyleyecektir ama bu yazının konusu hâlâ sandığımız gibi değildir. Şemseddin Sami, birazdan alıntılarla inceleyeceğimiz gibi sosyalizm ve komünizmi birbirine düşman yapmış ve birinin taraftarlığını yaparken diğerini yermektedir.

Makaleyi incelemeye başladığımızda ilk karşılaştığımız noktalardan biri şudur:

“..iştirâk-i emvâl maddesi kaide-i adl-ü hakka ve tabiat-ı beşere muhalif olup insanı behayim mertebesine bıraktığından..”

Paragrafın bu ilk kısmını anlayabileceğimiz şekile dönüştürelim:

“..Mal ortaklığı maddesi, adalet ve hak kuralına ve insan doğasına aykırı olup insanı hayvanlık derecesine düşürdüğünden..”

Günümüzde ağızlarda dolaşan o insan doğası fikrinden yola çıkılarak yapılan karşı çıkışların hiç de yeni olmadığını gösteriyor bizlere bu paragraf.

Adalet ve hak konusunda bir karşı çıkışın söz konusu olması sanılır ki “Herkes yeteneğine göre, herkes ihtiyacına göre” ibaresi gölgesinde ihtiyacın değişebilirlik özelliği üzerinden farklı gereksinimlerin yol açacağı haksızlıklar düşünülmüş değildir. Böyle bir toplum biçiminde yaşanırken üretim araçlarını tamamen elinde bulunduran halkın bilinç seviyesinin yaşayacağı sıçrayışın yeterince kavranamayışı ve bundan doğmuş olan bir adaletsiz toplumsal durum söz konusudur.

Üretim mallarının dağıtımı konusunda yaşanacak kargaşa hususundan ötürü Sami’nin yaşadığı endişe, döneminde Marx’a karşı yapılmış ve klasik ekonomistlerin görüşlerine dayanan iddialara benzer. İnsanların teorik olarak desteklenebilir gördüğü genel anlayışın aksine herkesin ihtiyacına göre karşılığını aldığı bir düzen onu niçin korkutur anlamak zor.

Daha bir genel değerlendirme yapmak adına diğer paragraflara geçmek yararlı olacaktır:

“Ukalâ ve hükemâ indinde mezmum olduğu gibi her din ve millet, ve hususiyle ahlâk denilen layetegayyer bir kanun-u mukaddes indinde gayr-i meşrudur.

“Akıllılar ve bilgeler katında kınandığı gibi, her din ve millet ve özellikle ahlak denilen değişmez kutsal kanun katında da meşru değildir”

Şemseddin Sami, bakıldığında sosyalizm ve komünizm ayrımı konusunda nettir ve kafasında hiçbir soru bulunmamakta gibi görünür. Öylesine kendinden emindir ki düşünürlerin komünizm fikrini kınadığı konusunda şüphesi yoktur. Tabi böyle bir noktada kendisinin teorik yeterliğini sorgulamak ileri gelir.

Kutsal kanun ve ahlâk konusundan söz edilmeye başlandığında doğduğu büyüdüğü ve yaşadığı toplumun şartlarını da aklımızda tutarsak onun bu eşitlikçi görüşlerini dinî görüşleriyle bağdaştırma peşinde olduğunu bizlere gösterir.

“..iddialarını iştirak-i nisvan ve iştirak-i evlât kaziyyelerine kadar sürmeye âr etmemişlerdi. Ancak bu müddealar tabiat ve hilkat-i beşere muhalif olduğundan, mucit ve tarafgirleri daima zuhurları akabinde müstehak oldukları cezaya giriftar, ve nefret-i âmmeye mazhar olarak, namlariyle tarihin ancak bir iki sahifesini telvis etmişlerdir.”

İddialarını kadınların ortaklığı ve çocukların ortaklığı tezlerine kadar götürmekten utanmamışlardı. Ancak bu iddialar insan doğasına ve yaratılışına aykırı olduğundan, bunları ortaya atanlar ve taraftarları, ortaya çıkmalarının hemen ardından daima hak ettikleri cezaya çarptırılmışlar ve toplumun nefretine uğrayarak isimleriyle tarihin ancak bir iki sayfasını kirletmişlerdir.”

Yüzyıllarca süregelmiş düşün tarihinde yer alan karşıt iddiaların değişmeyip niteliklerini olduğu gibi koruması, söz konusu karşı olunan felsefede yer alan diyalektik düşüncenin karşılıklı etkileşimle gelişimini sağlayamamaları ne acıdır.

Malların ortaklaşalığı denildiğinde akla ilk gelen bu savların cevaplarını Marx, evet komünizm dendiğinde artık Marx’tan bahsetmememiz imkansızdır, pek çok eserinde zaten yıllar önce-Sami ve benzerleri aynı iddiaları öne sürmeden de önce- vermiştir.

Ama bu noktada Sami’nin getirdiği eleştiriye yaklaşarak baktığımızda onun iddialarının arkasında patriyarkal bir toplum düzenin şekillendirdiği düşünce hayatının etkisinde söz konusu iddiaları öne sürdüğünü görürüz.

Kendisi döneminin aydınlarından ve kurtuluş olarak adlandırdığı sosyalist felsefeye bağlı olduğunu ifade eden biri olduğu hâlde batılı teorisyenlerin bu konudaki fikirleri hakkında bihaber gibidir.

Kâr amaçlı yani kapitalist üretim düzeninin cinsiyet belirlenimlerinde kadın biyolojik cinsiyetinin bir meta olmaktan öteye gitmediğini sanırız ki herkes bilir. Bir kullanım ve mübadele değerini kendinde barındıran nesne olmaktan ötede görülmeyen kadına karşı- bu kısım bize feminizmin niçin anti-kapitalizmden ayrı olamayacağını da gösterir- bu şekilde iddialarla onu ve tüm ezilenleri kurtarmaya kendini adamış bir düşünceye sahip olduğunu iddia eden kişinin (hele ki kendisi bir aydın ise) bu sözleri ifade etmesi birikimi konusunda sorular doğurur. Onun yetkin bir kişilik olduğu söylenecek olursa da samimiyeti konusunda başka sorular yöneltmek gerekir.

Sosyalizm ise iştirak-i emvâlin büsbütün zıddıdır; iştirâk-i emvâl ne kadar menfur bir tarik ise sosyalizmin o kadar makbul olması iktiza eder.”

İşte Şemseddin Sami’nin kurtarıcı olarak inandığı sosyalizmi komünizmin karşıtı olarak konumlandırdığı nokta.

Sol teorinin asıl şekillendiricisi olarak Marx ve düşüncelerinden söz edebilmek için şu paragrafları da okumamız bütün açısından daha yararlı olur:

“Avrupa ve Amerika’daki sosyalistlerin 1875 miladi yılında Almanya’nın Gotha şehrinde düzenledikleri genel kurulda (kongrede) ilan ettikleri aşağıdaki program, sosyalizmin amacını ve temel ilkelerini anlatmaya yeterlidir.”

“Sosyalistlerin hizmet ettikleri amacın ruhu niteliğinde olan bu programda, ne kimseyi ürkütecek ne de bu hayırlı amaca hizmet edenleri mal ortaklığı (komünizm) suçlamasıyla zan altında bırakacak bir leke görünür.”

Şemseddin Sami’nin karşı karşıya olduğumuz fikirler konusunda dayanağının ne olduğunu şimdi daha net anlayabiliyoruz: Gotha Programı

Sanıyorum ki Sami, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’ni okumamıştır. Ferdinand Lasalle ekolünde düzenlenmiş bulunan bu programdaki madde ve taleplerin yanlışlığı üzerine fikir sahibi olamaması da bu yüzdendir. Ayrıca söz konusu makalede Sami’nin zenginliğin kaynağı, emeğin durumu gibi konulara değil de oy kullanma yaşı, belediyeler, parlamento gibi konulara eğildiğini görürüz.

Gerektiği gibi bir eleştirinin getirilmediği düşünülebilir ama dendiği gibi sol teorilerin Marx ve Kapital’i ekseninden çıkması düşünülemez çünkü bir girdap gibidir. Eleştiri’nin kendisiyle Marx zaten bu sosyal demokrat düşünce ekseninde toplanmışların fikirlerinin yanlışlarını bize gösterir.

Zirâ makale boyunca yapılmış ayrım en başından temelsiz bir düşünceye dayanır. Marx ayrıca eseri boyunca komünizm ve sosyalizm ayrımı yapmaz öyle ki sosyalizm kelimesini dahi kullanmaz. Sosyalizmden bahsedeceği zaman komünizmin alt evresi ifadesini tercih eder. Böyle bir düşüncenin radikalleştirilmiş hâlinin nasıl olur da ondan bağımsız ve karşıt olarak varolması düşünülebilir.

Ayrıca Sami’nin sürekli aynı evrede kalarak değişmeyen bir yapıda devlet organizması gözetiminde üretimin yapıldığı bir biçimin gerçekleşebilirliğini döneminde belki görememiş olması muhtemeldir. Bunun yanında bizim modernleşen çağda post-marksist ve yeni-sol teorilerin de ışığında; sosyal demokrat teorilerin niçin işe yaramayacağı, onun zamanındaki şartlara sahip olmamamız ve -Marx’a ihtiyaç duymayacak bile olsak- onun dönemiyle aramızdaki süreçte yaşananları gözetmemiz dahi bize yeterli olacaktır.

Yazıyı Şemseddin Sami’nin kendi inandığı sosyalizm hakkındaki görüşleriyle bitirelim:

“Sosyalizm terimi Fransızca bir kelimedir ki, insan toplumu anlamına gelen ‘sosyete’ (société) kelimesinden türetilmiştir. İsmi ve unvanından bile anlaşılır ki sosyalizm, insan toplumunun iyi yönetimiyle refah ve mutluluğunu; istisnasız bütün insanların özgürlük ve eşitliğini; hiç kimsenin doğal haklarının çiğnenmemesiyle hak ve adaletin ortaya çıkmasını ve doğal nimetlerden herkesin bolluk içinde yararlanmasını ve pay almasını hedefleyen bir kurtuluş yoludur.”

Melih Akdoğan

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir