BİR AYRILIK, BİR YOKSULLUK, BİR ÖLÜM

-Ayrılık nedir ey Nasuh?

-Ayrılmak, ayrı kalmak veya tek kalmak. Üçü de birbirine benzer ama bir o kadar da farklı kelimelerdir Sâlik. İnsan, ayrıldığında eskiye takılı kalmaz. Oldu bitti der ve sanki yaşanan bir şey yokmuş gibi hayatına devam eder. Lakin bunun bir de ikinci tipi vardır.

-Umursamaz diyebilir miyiz buna ey Nasuh?

-Sözün sonunu dinlemiyorsun Sâlik. İkinci tipi şimdi anlatacağım. Nice nice insanlar var ki dışarıdan sarsılmaz bir beton gibi görünür ama içinde temellerini su basar, dışarıdan sapasağlam görünür ama içinden çatlar ve yavaş yavaş çürürx            .

-Ayrılık istemeyeceğim bir şey ey Nasuh.

-Ayrılıklar bazen istemeye istemeye, bazen ağlaya ağlaya, bazen yalvara yalvara, bazen de hepsi bir arada olur ama neticede acı da olsa ayrılıklar da sevdaya dahildir. Bu durum, kulun elinde olan bir şey değil, Allah’ın takdiridir. “Yitip giden şeyler için üzülüyor musun? Vallahi hayırlı olsaydı kalırdı.” Bu söz, bu durumu açıklayan ve betimleyen en iyi ifadedir Sâlik.

Ayrı kalmaksa daha ağırdır çünkü senin hiç istemediğin bir ayrılıktır bu. Kendini yarı yolda bırakılmış, kandırılmış hatta bir enkazın altında kalmış da dışarıdan sana doğru gelen bir eli tam tutacakken o eli geri çeken biri varmış gibi hissedersin. Ümitsizlik, çaresizlik, kırgınlık bu ahvalin âhiridir. Elbette “ümitsiz durumlar yoktur, ümitsiz insanlar vardır” ancak insanoğlunun da duyguları vardır. Sen bakma ben duygusuzum diyenlere Sâlik. Onlar, diğer insanlarla daha fazla muhatap olmamak için böyle derler ama kendi içlerinde arş-ı âlâyı inletecek kadar güçlü bir avaz vardır.

Tüm bunlardan biraz daha farklı olan tek kalmaksa hayatın çoğunluk kısmıdır. Tek kalmak, zaman zaman iyidir ancak bu devamlılık hâline getirilirse o zaman nahoş olur. Gerçeklik algısını kaybedebilecek olan insanoğlu, mutluluğu kendisine ve çevreye zarar verebilecek olan şeylerde arar ama tabii ki bunlardan alınan mutluluk ertesi sabaha geçer. Hakiki mutluluk kendinle barışık olmana, zorluklara karşı pes etmemeye ve şükre bakar.

-Biraz daha bazı yerler kafamda oturmaya başladı ey Nasuh ama hâlâ daha anlamadığım yerler var. Tüm bunları anlamlandırmış olsam da yoksulluğun alakasını anlayamadım.

-Ah Sâlik ah. Sen yoksulluğu yalnız para, mal mülk mü sanarsın ki? Yoksulluk denilen şey, insanı sınayan en mühim şeylerden biridir. Bunu sakın ha sakın maddiyat olarak algılama Sâlik. O, yine bir şekilde hallolur ama manevi yoksulluk…

İşte insanın asıl kendine dert etmesi gerektiği şey odur. Manevi âlemde yoksul olan bir insan, fani âlemde zengin olamaz. İsterse evi, malı, mülkü, parası evren kadar olsun ama fayda etmez. İsra Suresi 30. ayet-i kerimesinde Hak Teala’nın buyurduğu gibi: “Şüphesiz Rabb’in, dilediğine rızkı bol bol verir ve dilediğine kısar. Çünkü O, gerçekten kullarından haberdardır ve onları görmektedir”. İşte gerçek zenginlik maddi değil, manevidir. Allah’a isyan da etsen, şükür de etsen zengin olabilirsin ama isyanın hayrını göremezsin Sâlik. Bunun için Hakk’a küsme, O’na sırt dönme, eğer bu dünyada sana bir yara dokunduysa unutma ki iki cihan serveri Resulullah’a çok daha ağırları dokunmuştur: Çocuklarının ölümünü görmüş, taşlanmış, dışlanmış, iftiralara maruz kalmış ama yine de Rabb’ine yüz dönmemiş, ondan ümit kesmemiştir. Sonundaysa ebedi mutluluğa ererek Allah’ın salih kullarından olmuştur.

-Ayrılık da yoksulluk da fani dünyanın alametlerindendi peki ya ölüm dedikleri şey ey Nasuh? İnsanoğlunun ölüm dediği şey ne ola ki?

-Ölüm denen şey Sâlik dünya nimetlerinin sonu değil aksine yeni başlangıcıdır. Kulun Rabb’ine, rahmet-i rahmana kavuştuğu, hasretin son bulduğu o güzel an. Ölümden korkma Sâlik, o senden korksun. Çünkü dünyadaki tüm canlılar bilir ki bu bir son değil bilakis başlangıçtır. Ancak ölüm deyince de aklına sadece fiziki ölüm gelmesin Sâlik. İnsan sadece bedenen ölmez, ruhen de ölür, yaşarken de ölür. Duyguları körerir, zevkleri yok olur, gözünün feri solar. Yine de nefes alabilir her ne kadar aldığı nefes, sinesine saplanan mızrak da olsa. Alsa ne ki aslen yaşamayan, toprağın yedi kat dibinde olan bir adam. Umutları sönmüş, neşesi bitmiş, ruhu çekilmiş bir mağlup… Yemesi, içmesi devam eder, insanlara gülümser elbette ama içinde asrın tufanları, yıkımları yaşanır. Kimsecikler de bilemez. Ne yaşadığını yalnız kendi ve Allah bilir. Dik durur gibi ama yine kimse bilmez ki dizlerinin üstüne çökmüş ah u figan eyler.

-Peki ya kime ey Nasuh?

– Hiç şüphesiz âlemlerin Rabb’ine Sâlik. Her ne kadar kederler içinde boğulsa da yardımın bir âdemden değil, o kederi de gönderen Allah’tan geleceğini bilir. Hepimiz ölmek için yaşamaz mıyız ki? Sonsuz yaşama kavuşmak için. Allah’ın sınavlarından alnımız ak bir şekilde çıkmak için. Mümin, tüm bu zorluklara rağmen ümitsizlikten, haşa Allah’a isyan noktasına bile gelecek olsa da metanetini ve dirayetini bozmaz. Bir Mümin’e yakışır şekilde sinesine gelen tüm mızraklara karşı dimdik durur meydanda. Ama şunu da unutma Sâlik: Her hesap şaşar Allah’ın hesabı şaşmaz, sahipsizlerin de sahibi vardır. Günler geçer, aylar geçer, yıllar geçer seni bulur. Can evinden de vurur. Unutma Mecnun Sâlik mazlumun ahı, yıkar şahı.

Karacaoğlan der ki: Kondum göçülmez

Acıdır, ecel şerbeti içilmez

Üç derdim var birbirinden seçilmez

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm        -KARACAOĞLAN-

                                                                                                                                        -Abdulsamet Özcan-

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir